Denizlerimiz Ölmeden İnsanoğlu, yaşama tarihi boyunca deniz ile çok
sıkı ilişkiler içinde olmuştur ve olmaktadır. Deniz
içinde yaşayan canlıları avlamış, pek çoğunu besin
maddesi olarak kullanmıştır. Yerleşimlerinde, denize
yakınlığı esas tutmuş, ulaşım için gene denizlerden
alabildiğine yararlanmıştır. Gelişen teknoloji ile de bu
kullanımlar her açıdan en üst seviyede
gerçekleşmeye başlamıştır. Bunları yaparken de, tıpkı
doğanın bütününde olduğu gibi har vurup harman
savurmuş ve bugünlere gelineceğini hiç hesap
etmemiştir.
Artık hepimiz çok iyi biliyoruz ki, günümüzde
insanlığı ve dünyayı tehdit eden en büyük tehlike
çevre kirliliğidir. Doğanın ve çevrenin kirlenmesi
sonucu, yakın bir gelecekte havada, karada, su ve
denizlerde yaşayan canlıların gelişmeleri ve
yaşamlarını sürdürmeleri tamiri mümkün olmayan bir
olumsuzluğu kaçınılmaz kılacaktır.
Diğerlerini bir yana bırakırsak, günümüzde deniz
kirliliği, deniz suyundaki oksijenin azalmasının ve
içinde yaşayan canlıların zehirlenmesinin kısa
tanımıdır. Bunun sonucu da canlıların ve denizlerin
tümden yok olması tehlikesidir. Belirli bir ekonomik
sistem içinde bulunan toplumlar, “Daha çok üretelim,
daha çok tüketelim, daha çok zengin ve güçlü
olalım,” mantığı ve hırsı ile iç suların ve özellikle
denizlerin kirlenmesine göz yumdular. İnsanoğlu, kısa
vadedeki geçim derdiyle, uzun vadedeki geleceğini,
kendi eliyle ve gözünü kırpmadan yok ediyor.
Denizlerin kirlenmesi, çok yakınlarında kurulmuş
yerleşim merkezlerinden, sanayi tesislerinden,
gemilerden ve benzeri etkenlerden ortaya
çıkmaktadır. Özellikle gemilerin yaptığı kazalar, bilinçli
ya da bilmeyerek yapılan kirletmeler hatta petrol
sızıntıları da insan eliyle denizleri kirletmenin belli
başlı kaynaklarını oluşturmaktadır.
TURMEPA (Deniz Temiz Derneği)’nın yaptığı
araştırmalar sonucu;
Kanser ilaçlarının yüzde 65’inin deniz
canlılarından ve bitkilerinden yapıldığı,
Denize her saatte 675 bin kilogram çöp atıldığı,
Yalnızca ülkemizde, sanayi kuruluşlarının yüzde
98’inde, turizm tesislerinin yüzde 81’inde arıtma tesisi
olmadığı,
Denizlerdeki çöplerin her yıl bir milyondan fazla
deniz kuşunu öldürdüğü
Küresel ısınmanın ana nedeninin deniz kirlenmesi
olduğu,
Ticari olarak avlanan balık türlerinin en az yüzde
70’inin gereğinden fazla tüketildiği,
Dünyada her yıl 450 milyar metreküp arıtılmamış
ya da kısmen arıtılmış çöpün, endüstriyel ve tarımsal
atıkların denize atıldığı tespit edilmiştir.
Ülkemizin üç tarafının denizlerle çevrili olduğunu
düşünürsek, dünyada deniz kirlenmesinden en çok
etkilenenlerden biri olduğumuz kaçınılmaz bir
gerçektir. Karadeniz’i Akdeniz’e, oradan da
Okyanus’a bağlantısıyla, deniz ulaşımı açısından
dünyanın en önemli noktalarından birinde
bulunuyoruz. Bu da, gerek bizden kaynaklanan
gerekse bu yolu kullanan ulaşım araçlarından, ne
kadar büyük bir kirlenme tehlikesi daha doğrusu
gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu apaçık
gösteriyor sanıyorum. Özellikle İstanbul ve Çanakkale
Boğazlarını düşündüğümüzde, daha önceleri
yaşadıklarımız gibi, meydana gelecek deniz kazaları,
daha doğrusu tanker kazaları sonucu yaşayacağımız
tehlike ve kirliliğin riskini aklımızdan bir gün olsun
çıkarmamamız gerekiyor.
Pek çok konuda olduğu gibi, ülkemizdeki çarpık
kentleşme, sanayileşme, tarımsal faaliyetler ve
akarsularımızın hor kullanılması neticesinde, çevresel
kirlenmede denizlerimizin başı çektiği de inkâr
edilemez bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Turizm
denildiğinde ilk akla gelen, bizim de içinde olduğumuz
Akdeniz kıyılarında kirlenme, endüstriyel gelişme ve
nüfus artışının da yüksek oranda olması nedeniyle en
üst seviyelere yükselmiş durumdadır.
Karalardan yapılan kirletme yanında, doğrudan
gemilerin sebep olduğu deniz kirlenmelerine çok
dikkat etmek zorundayız. Çevre Bakanlığı’nın
verilerine göre, ülke yüzölçümünün sadece yüzde
9’unu kaplayan Marmara Bölgesi, nüfusumuzun
yaklaşık yüzde 26’sını, sanayimizin de yüzde 60’ını
barındırıyor. 60’lı yılların sonlarına doğru hızlı
kentleşme ve sanayileşme, aynı hızla Marmara
Denizi’nin de kirlenmesi dönemini başlatmıştır. Çok
yakın bir geçmişe kadar doya doya denize girdiğimiz
Marmara kıyılarında, artık bırakın denize girebilmeyi,
yoğun kirliliği nedeniyle çok zengin bilinen balık
türlerini büyüteçle arasak bulamaz durumdayız.
Bugün için tek tesellimiz, “Deniz Temiz-
TURMEPA-Derneği”nin varlığı ve çalışmalarıdır.
Projeler, Koruma Çalışmaları ve Bilgilendirme
Materyalleri adı altında üç ana etkinlik ile varlığını
sürdüren dernek, amacını da “Gelecek kuşaklara
yaşanabilecek bir çevre bırakabilmek, onlara
denizlerin ekonomiye, sağlığa ve refaha katkılarından
yararlanabilmelerini sağlamak amacıyla kişisel sağlık,
refah ve Türkiye’nin ekonomik geleceği için oluşan
önemli riskler hakkında kamusal farkındalığı arttırmak,
halkı deniz ve sahil çevresinin süregelen tahribatına
karşı, müsamaha göstermemeleri konusunda faaliyete
geçmeleri için teşvik etmek,” olarak açıklamıştır.
TURMEPA ile Yapı ve Kredi Bankası’nın birlikte
yürüttüğü “Sınırsız Mavi” projesi kapsamında, 300 bin
öğretmene eğitim verilecek, 6 milyon öğrenciye
ulaşılacak. Yine aynı dernek, Atık Alım Tekne Projesi,
Acil Mavi Hat çalışmaları, Deniz Süpürgesi uygulaması
ve okullara, öğrencilere yönelik Alipot Projesi ile
yoğun bir etkinlik içerisindedir.
Deniz Temiz-TURMEPA-Derneği’nin
çalışmalarından övgüyle sözetmeyi bir görev
sayıyorum. Fakat yalnızca övgü yetmez. Bir
TURMEPA da yetmez. Denizleri temiz tutmak, kıyıları
korumak için seferberlik ilan etmemiz gerekiyor. Öyle
bir seferberlik ki, eğitimle başlayacak ve ibadet eder
gibi 24 saat insanlarımıza, temiz denizin
vazgeçilmezimiz olduğu anlatılacak. Deniz
mahsullerinin insan beslenmesinde ne kadar önemli
olduğu ikna edilecek. Temiz denizin turizmin kalbi
olduğu ve turizmin de ülkemizin ekonomik
kalkınmasında ne kadar önemli olduğu adeta
aşılanacak.
Devlet, bilim kurumlarıyla, eğitim kurumlarıyla,
sivil toplum kuruluşlarıyla, basın ve medya ile sıkı
işbirliği içerisinde doğa ve denizlerimizin korunması
konusunda eğitsel ve uyarıcı görevini yerine
getirirken, hukuksal alanda da üstüne düşeni yapmak
zorundadır. Gerekli yasaları öncelikle çıkartıp bunları
ayırım yapmaksızın uygulamalı, cezai müeyyidelerin
caydırıcılığı konusunda ciddi adımlar atmalı ve devlet
politikası haline getirmelidir. Son zamanlarda bu
konuda yapılan girişimlerin, popülist yaklaşımlarla
yarım kalmayacağını umut ediyorum.
Her konuda olduğu gibi, hayati önem taşıyan
“Denizlerimizin korunması” da devamlılığı şart olan
tedbir ve eğitimlerle ancak başarıya ulaşabilecektir.
İpin ucunu bırakırsak, telafisi mümkün olmayan
zararlarla karşı karşıya kalacağımızın, halkımıza çok
iyi anlatabilmek önceliklerimizden biri olmalıdır.
Bugüne kadar çok hatalar yaptık, bundan sonra hiç
olmazsa elimizde kalanı koruyalım.
|