“Göç” ü Durdurmak Zorundayız !
-
07.12.2010
İnsanoğlu kendini bildi bileli yeni yerler keşfetmeye, farklı topraklara gitmeye, ufkunun ötesini merak etmeye meyletmiştir. Fakat yaşama şartları gereği, çok uzun dönemler belli topraklarda bağlı kalmıştır. Dünyadaki değişimler ve gelişimler ile de, içlerinde var olan “yeni yerlere gitme” isteği daha bir açığa çıkmaya başlamıştır. Tarih sayfalarında da pek çok kere gördüğümüz, toplumların birlikte yer değiştirmeleri, günümüzde “göç” kavramı ile yeni bir boyut ve yeni bir anlam kazanmıştır.
Göç kelimesi, bir yerleşimde yaşayan insanların belli bir kısmının çeşitli nedenlerle, bulunduğu yerden kalkıp başka bir yere yerleşmek üzere ya da uzun süreli gitmesi anlamında kullanılır. Sosyal açıdan göçün sorun olmaya başlaması, kentleşmenin bütün dünyada belli önemler kazanmasıyla tırmanmaya geçmiştir. Yalnızca Türkiye’de değil, yeryüzünün her yerinde kentlerin çekme, köylerin de itme gücü arasında sürekli bir hareketlilik yaşanır.
Kentler, kent dışında yaşayanları kendine çeker. Bu çekimin altında kah zengin olma sevdası ya da macera tutkusu vardır. Ünlü olma saplantısı, kente sürükler insanı. Eğitim ve sağlık gibi alt yapı hizmetlerinden daha iyi yararlanabilme arzusu da, göç nedenidir. Her ne kadar sosyal, kültürel hatta politik etkenlerden yola çıkarak, çeşitli nedenlerle diyorsak da, Anadolu insanının “Yürek mideyi değil, mide yüreği sürükler” deyişinde gizlendiği gibi, göçlerin ana nedeni gerek dünyada, gerekse yurdumuzda ekonomiktir. Her şey bir yana, insanlar karınlarını daha iyi doyurmak için, yurtlarını barklarını bırakarak başka yerlere gitmek zorunluluğunu hissederler.
Kentlerin bu saydığımız çekiciliği yanında, göç olgusunu doğru anlayabilmek için önce köylerin “itici faktör” olma durumlarını ve nedenlerini iyi analiz etmemiz gerekir. Dünyanın her yerinde “Köyden kaçış” ya da “köyünü küçümseme” düşüncesi vardır. Köyünü güvenli görmediği, verimli bulmadığı, eğitim olanaklarının, sosyal aktivitelerin, kültür ve sanat etkinliklerinin kısıtlı olduğu, komşularıyla geçinme zorlukları insanları köylerinden göçmeye iten nedenler olur. Ayrıca köylerde artan nüfus ve artan ihtiyaçlar köy olanakları ile karşılanamaz hale dönüşmüştür. Özellikle 1950’den başlayarak, ülkemizin nüfusu da devamlı bir hareket halindedir. Hızlı nüfus artışı, miras yoluyla tarım arazilerinin küçük parçalara bölünmesi, Tarımda makineleşmenin artması sonucu insan gücüne ihtiyacın azalması gibi öncelikle tarıma dayalı nüfusumuzun yaşamaya başladığı rahatsızlıklar hemen göze batar. Bunun yanında, eğitim, sağlık gibi alt yapı hizmetlerinin yetersizliği, kan davaları ve 1980 sonrası ortaya çıkan terör ve kentlerde sanayinin gelişmesi, insanları köyden kente doğru sürekli bir harekete zorlamaktadır.
Yukarıdaki şartlara baktığımızda, köyden kente göç edenlerin büyük çoğunluğunun çalışabilir durumdaki genç insanların oluşturduğu rahatça görülebilir. Babadan kalma yöntemlerle ekonomik bir uğraşı içinde uzun süre yaşayan bu insanlar kentlere geldiklerinde tamamen farklı bir ortamda kendilerini bulurlar. Sanayide iş bulmak hayaliyle gelirler ama ne bu konuda bir eğitimleri ne de tecrübeleri vardır. Becerileri ile bir yerlere kapağı atanların dışında kalanlar da işsizler ordusunun neferlerini oluştururlar.
Ülkemizde de kentlere, yalnızca çalışarak yaşamlarını sürdürmek isteyenler gelmezler. Çeşitli yollardan önemli miktarda para sahibi olanların arasından da, kentlere taşınarak iş sahibi olmak isteyenler olmuştur ve olmaktadır. Sağlık, eğitim ve eğlence dünyasından gereğince yararlanmak isteyenlerin de kentlere doğru yol aldığını gördüğümüzde, hiç de küçümsenmeyecek rakamlara ulaşırız.
Bu aşırı göç hareketi, sosyal erozyonu ve çarpık kentleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Küçük yerleşim birimlerindeki kontrol sisteminden kurtulma sonucu zararlı yollara kapılmak, şehrin belli köşelerinde günlük iş uğruna meydana gelen insan yığılmaları, ulaşım sıkıntıları, kanalizasyon, su gibi alt yapıların yetersiz hale gelişi, okulların ve yeşil alanların nüfusa oranla azalması ilk aklıma gelenler. Bütün bunların topluca nedeni ve sonucu da kentlerimizi içine alan en büyük tehlike hiç şüphe yok ki, “Gecekondu” sorunudur.
Göçlerin aşırı devamlılığı kentlerde artan nüfus, barınma sorununu da ortaya çıkarmıştır. Bu sorunun çözümü de maalesef “Gecekondu” olgusu ile gerçekleşmiştir. Basitçe gecekondu, kırsal kesimden göç eden insanların, kentlerdeki konut eksikliği karşısında barınma ihtiyaçlarını en ucuz yoldan giderebilmek için buldukları çözüm yoludur.
Göç ve gecekondulaşma her zaman birbirine bağlı olarak gelişmiş ve günümüzde önlenemez bir çarpık kentleşmenin temelini ve omurgasını oluşturmuştur. Önceleri kente gelen bir kaç aile, gerek kiraları karşılayamayacakları gerçeği ile gerekse kentin sosyal yapısına uyum sağlayamadıklarından, kentin çevresinde buldukları boş arsalara konut yaparlar ve yerleşmeye başlarlar. Daha sonra aynı yere hemşerileri ve akrabaları da gelir ve yerleşirler. Sonuçta İstanbul başta olmak üzere, büyük şehirlerimizi artık çözümsüz sorunlarla boğuşmaya başlatan gecekondular mantar gibi ürer ve çoğalırlar.
Önceleri “Başlarını sokmak” adına bir çaresizliğin, umutsuzluğun, zorunluluğun sonucu oluşan gecekondular bugün için maalesef göçü özendiren bir gelişme haline dönüşmüş, başlı başına bir rant sektörüdür. Ülkemizdeki politikaların ve politikacıların neden olduğu, bir kaç oy uğruna göz yumdukları hatta teşvik ettikleri bu gecekondulaşma, kentlerimizi yaşanmaz hale getiren ve kolay kolayda geri dönülmez bir çarpıklığın en açık kanıtıdır.
Sonuç olarak, köyden kente göçün devamı halinde, nüfus dağılımı ve yatırım dağılışları dengesizliği daha da artacaktır. İşsizlik daha rahatsız edici boyutlara varacaktır. Gecekondu yayılması sonrası sanayi tesisleri iyice kent içinde kalacak, bu da çevre sorunlarını büyük çapta büyütecektir. Alt yapı, eğitim ve trafik yetersiz hale gelecek, kültür çatışmaları daha bir gözle görülür olacaktır.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen henüz çok geç değil. Sulama tarımın yaygınlaştırılması, modern tarım metotlarının uygulanması, hayvancılığın yeniden canlandırılması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin, tarıma dayalı sanayi yatırımlarının kırsal kesimlere kaydırılması, alt yapı hizmetlerinin geliştirilmesi gibi önlemler, yukarıda belirttiğim çarpıklığa az da olsa engel olacaktır kanaatindeyim.
Ülkemi yönetenlere, Sivil toplum kuruluşlarına, medyaya, bilim adamlarına, üniversitelere, sorumluluğunun bilincinde olan iş adamlarına ve örgütlerine sesleniyorum; lütfen el birliği ile göç sorununa çözüm bulma çalışmalarımızı daha fazla ertelemeyelim. Gündemimizin ilk maddesi olsun, konuşalım, tartışalım, üstünü örtmeyelim ve hepimiz taşın altına elimizi koyalım.

