Kültür Zenginliktir
-
07.07.2010
Latincede ‘Cultura’ toprağı ekerek ürün almak, üretmek anlamında kullanılan bir kelimeydi. Çok sonraları, insan zekasının oluşumunu, gelişimini belirleyen bir terim olarak kullanılmaya başlayınca çok farklı bir sözcük haline dönüştü ‘Kültür’...
Bu anlamıyla baktığımızda bir toplumun tarih yolculuğu içerisinde, kazandığı maddi ve manevi yaşam tarzıdır. Öte yandan, bu kazanımları bir sonraya iletmeye yarayan araçların bütünüdür. İnsanın sosyal çevresi ile bütünleşmesinin de en gerçek ve doğru yoludur. Kültür, estetik, adalet, ahlak, sanat ve benzeri kavramların kişiden topluma doğru gelişerek bütünleşen davranış ve düşünüş biçimlerinin tamamıdır.
Kültürü "toplumsaldır" şeklinde tanımlarken, doğrudan insanla bağlantısını da göz ardı etmemeliyiz. Adet, görenek, gelenek ve örf gibi kavramlarla insan yaşamını doğrudan etkiler. Birey ve yöre, ulusal kültürün tabanını oluşturur. Kültür statik de değildir, çevre ve zaman ile de değişim yaşar. İnsanoğlunun binlerce yıllık gelişim ve değişimini göz önüne aldığımızda, daha doğduğumuz gün belli bir kültür bütünlüğü ile çevreleniriz ve bir yaşam boyu da bizimle devam eder.
Medeniyetin de gelişmesi yolunda en önemli etkenlerden biri olarak kabul edebiliriz. Kültürün belirlediği yerleşik davranış kuralları ya da normları, toplumsal düzeni sağlayan, bireylere yol gösteren, doğruları ve yanlışları, olumluyu, olumsuzu belirleyen kurallar ve standartlardır. Bunun yanında, iyiyi, güzeli, çirkini, doğruyu tanımlamak için konulmuş olan standartlar da, kültür değerini tarif eder.
Kültürün bu çeşitli tariflerinden sonra, her toplumun kendine has bir kültürü vardır. Kültür tarihseldir ve insan tarihi kadar eskiye dayanır. Geçmişten günümüze süregelmektedir. İnsanlar kültürü hem oluşturmuşlar hem de ondan etkilenmişlerdir. Durağan değildir ve zaman içinde değişir. Her toplumda da bu değişimin hızı birbirinden farklıdır, diyebiliriz. Tarih yolculukları içerisinde, geleneksel toplumlar dil, din, inanç, sanat ve günlük yaşam biçimi olarak kültürlerini diğer ülkelerden bağımsız olarak sergiyebilmişlerdir. Etkileşim ise çok sınırlı miktarda olmuştur.
Bu nedenle, tarihin derinliklerine gittiğimizde, toplumların dil, din, sanat, beğeni, günlük yaşam biçimleri olarak daha tarafsız bir kültürel özellik gösterdiklerini biliyoruz. Kendi tarihimize baktığımızda da, biz Türkler çok zengin bir kültüre sahibiz. Kültürümüz, yaklaşık M.Ö. 5000 yıllarına kadar geri gider ve ulusal kültürün şekillenmesinde, milletimizin hayat tarzını oluşturur. Daha yakın tarihimize göz attığımızda, 1800' lü yıllardan itibaren de, bu kültür medeniyet olarak, Doğu İslam medeniyeti ve Batı medeniyetinin sentezini yapabilmiş ender örneklerden birini oluşturduğunu görürüz.
Köklü tarihimiz ve o tarihimizle kökleşen, şekillenen ve zenginleşen kültürümüz, aslında bize gelecek adına güç katmakta, ışık tutmakta ve yol göstermektedir. Kültür bağlarımız birliğimizin temel taşlarıdır. Kültürel mirasımız, geçmişten günümüze gelişimi, bizi ileri medeniyetler düzeyinde yer aldırtacak güçtedir. Kültürümüz bize bir kimlik kazandırmıştır. Tarihin derinliklerinden süzülüp günümüze ulaşmış maddi ve manevi tüm değerlerimiz, birbirimizi kolay anlamaya, ortak yeni değerler oluşturmaya ve huzur içinde bir bütün olarak yaşamaya götüren gerçek ögelerimizdir.
Etnik grup çokluğumuzla, her birinin yaşam ve kültür farklılıkları ile de bir kültür zenginliğine sahibiz. Bütün bunları göz önüne aldığımızda, geçmiş kültürümüzü kaybetmeden günümüz kültürünü yaşamalıyız. Yaşamalıyız ki, geleceğin kültürünü sağlam temellere oturtabilelim.
Fakat bizim de içinde bulunduğumuz dünyamız, bugün bambaşka bir tabloyu sergilemektedir. İster istemez ‘Kültür erozyonu’ denilen bir tanımlama ile karşı karşıyayız. Eskiye özlem olarak alınmamalı ama daha düne kadar, ailede başlayan, okulla devam eden ve toplumda son noktaya erişen eğitim sayesinde dürüstlük, çalışkanlık, doğruluk, sevgi, saygı, güven gibi insan erdemlerinin, günümüz yaşam ve düşünce standardından çok daha ileride olduğunu kimse inkar edemez sanıyorum.
Ünlü Fransız yazar ve filozof Alain, "Kültürler birbirlerinden beslenir, birbirlerinden etkilenirler. Ancak etkilenme aynileşmeye, kopyası haline dönüşmeye başladığında, işte o zaman yozlaşma ve sonuçta yok olma süreci başlar," sözleriyle insanlığı uyarmaya çalışmıştır ama bugün tablo Alain'i haklı çıkaracak şekilde değişmiştir. Gelişen teknoloji ile dünyamızın gerçek anlamda "Küresel" leştiğini görüyoruz. Geleneksel eğitim sistemlerinin yanında televizyon, internet ve benzeri araçlar ortak eğitim aracı olma yolunda aklımızın alamayacağı kadar bir hızla ilerliyorlar. Bu araçların günlük yaşamımızı adeta ‘Abluka’ ya da ‘Kontrol’ altına aldığı günümüz dünyasında, küreselleşme ile birlikte dünyanın dört bir yanındaki uluslar, kendi öz değerlerini, kültürlerini unutmaya başladılar.
Büyük bir güç, kendi çizdiği modeli oldukça sinsi bir planlama ve programlama ile tüm dünyaya uygulatıyor. Tarih boyunca ulusal kültürlerini korumuş ve geliştirmiş toplumlar bu gidişle, bilerek ya da farkında olmadan, kendini "Küresel" olarak adlandıran egemen güçlerin yarattığı kültürün içinde yoğrulacaklar ve yok olup gideceklerdir.
Çok uzağa gitmemize gerek yok. Biraz kendimize baktığımızda, ‘Kültür erozyonu’ nun ya da ‘Toplumsal yozlaşma’ nın nasıl toplum değerlerimizin içine işlediğini çok net görebiliyoruz. Bu ortamın ana felsefesini ‘TATA’ dediğim dört harfle anlatmayı tercih ediyorum. ‘Tüket Al, Tüket At’ olarak açacağım bu dört harf, maalesef günümüz kültürünün de ana felsefesini temsil ediyor.
Bir diğer deyişle, popüler kültürün egemen olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Saygı, sevgi, aile bağlılığı, dürüstlük, alın teri, hakça kazanıp hakça harcama, iyilik, yalandan kaçınma, kul hakkı yememek gibi insani değerler unutulmaya başlandı ya da unutuldu. Geçmişten beslenmeyen, gelecek kaygısı taşımayan, bilgi ve birikim gerektirmeyen bir yaşam biçimi benimseniyor. Sonucunda da, hayat sıradanlaşıyor ve toplum derinliğini yitiriyor.
Yine aynı gelişim sonucu, ruhsuz, duygusuz ve bencil insanların çoğaldığını görüyoruz. İnsani olan tüm değerler artık yalnızca para ile ölçülüyor. Günümüzde okumayan, gerektiği gibi çalışmayan, dini inançları zayıf ya da hiç kalmamış, öte aleme ve Allah sorgulamasına inanmayan insan istikametsiz, amaçsız, kalabalıklar içinde kendi yalnızlığıyla boğulur haldedir.
Efsaneye göre, insanlar yıllar yıllar önce Allah'a ulaşmak için gökyüzüne uzanan bir kule yapmaya başlarlar. Bulutların da üzerine çıkan bu kule daha da yükseldikçe, insanların nasıl kibirlendiğini, nasıl kendilerini beğenmişliğini gören Allah, onlara fena halde kızar ve önce birbirlerini bir daha anlayamasınlar diye o güne kadar aynı konuşan dillerini karıştırır. İnsanlar birbirlerini anlayamaz olurlar. Sonra da "Babil Kulesi" olarak bildiğimiz kuleyi yıkar.
Şu anda insanlık şuursuzca, bilinçsiz bir mantıkla ve bütün enerjisi ile son Babil Kulesi'ni inşa ediyor. Gelin, el ele verelim ve bu ikinci Babil Kulesi'nin yapımına son verelim. Nefsimizi frenleyememe içgüdüsüne yenik düşmeyelim. Bozulmamış geleneklerimize ve kültürümüze yeniden sahip çıkalım. Yozlaşmaya ‘Dur!’ diyelim.

