Söz Uçar


  • 01.01.2013

    Dünyaya gelen her bebek önce ağlayarak açar gözlerini. Ağlar, bağırır, çeşitli sesler çıkararak var olduğunu kanıtlamak ister gibidir sanki. Annesi ve çevresi ile sesli iletişime geçer. Sesle başlayan iletişim daha sonra kelimelerle konuşmaya dönüşerek beynimize kaydedilir. Yani ilk iletişim sestir gerçeğinden sonra kelimelere dönüşen ve bu sayede konuşma ile gerçekleşen iletişimin son aşamasında yazı girmiştir devreye. Önce el yazmaları sonra da matbaanın icadı ile basım ve kitaplar çok daha ileri düzeye taşımıştır iletişim dünyasını. Daha sonra da bilgisayarların gelişi ile ve internet dünyası kalıcı belge konusuna son noktayı koymuştur şimdilik!..

     

    İnsanlık tarihini en doğru anlatan bilgi yazılı olanıdır. Kültür, sanat, devlet yönetimleri, ticari ve siyasi anlaşmalar, ekonomik ve politik kararlar hatta hukuk yazıda son noktaya ulaşır. Kayıtlıdır, akılda kaldığı kadar değil, kayda geçtiğince geçerli ve kesindir. Yine gerçektir ki, insanlık tarihi yazıya döküldükten sonra çok daha kalıcı ve etkin bir yaşama kültürünün oluşması somutlaşmıştır. Oysa söz ya tamamen unutulur ya da eksik hatırlanır.

            Her ne kadar “Söz uçar, yazı kalır” deyişi gerçeği yansıtsa da, toplumumuz, Türk insanı genelde sözlü ifadeyi tercih eder. Bol bol konuşma, dolu ya da boş muhabbet, “Gel, iki lafın belini kıralım,” yaklaşımı okuyan, düşünen, öğrenen ve bilerek konuşan insan tiplemesinden çok daha yaygındır.

            Kendimizi konuşarak, sesli kültür ile tanıtmayı, ifade etmeyi seçmişizdir. Bu kültürde bilgi yalnızca hafızada tutulur ve hatırlanma yöntemiyle geçerliliğini korur. Atasözlerinin, önemli deyişlerin sürekli tekrarlana tekrarlana hafızalara yerleşmesi, sesli kültürün düşünme eylemidir. Dinleneni tekrarlama, ezberleme ve akılda kalanları aktarma ile insan belli bir birikime sahip olabilir. Fakat en önemli olanı bilim, felsefe, tarih, hukuk geliştirilemez.

            Bunun içindir ki, okuma – yazma – anlama – tartışma – sonuca ulaşma yeteneği gerekir. Yazılı belgede tespiti gerekir. Yazılı kültürde kağıt üzerine tespit edilen, kayıtlara geçen değişmez ve unutulmaz. Bu gerçek, insanlığın gelişmesinin önemli bir şansı olmuştur.

            İşte, toplumumuzun matbaayı geç benimsemede kaçırdığı en önemli fırsatın kökeni buradadır. Matbaa çok önemli bir devrimci ve yenilikçi işleve sahiptir. Tüm dünyada eğitimde kullanılan yazılı diller, dünyaya göz açan çocukların ana dili oluyor. Bu da insan zihniyetinin gelişmesinde büyük rol oynuyor. Yazı matbaalar, bilgisayarlar ve yeni değişik teknolojiler kanalı ile sözcükleri “Ses” dünyasından alır ve “Görsel” dünyaya taşır. Ölümsüzleştirir.

            Yazıda yer alan her kelime ya da tespit-düşünce daha iyisi, daha bilimseli ile değiştirilebilir. Ses halinde kullanılan kelimeler ise söylendiği gibi kalmaya mahkumdur. Boşuna, “Ah bu dilim... Beni dilim dilim etti!” dememiş atalarımız!..

            Toplumların tarihleri bir yerde geleceklerinin de sinyallerini taşır. O nedenle de insanlığın evriminde “Tarih”in tartışılmaz ve önemli bir yeri vardır. Bize gelince, yazıyı pek sevmediğimizden, kitap sevgimiz de az gelişmiş olduğundan, ne yazıktır ki Türk tarihi hakkında yabancı yazarların kitapları telif eserlerden çok daha fazladır.

            Bir kaç yıl önce, Londra’da büyük bir kitapçıda bazı kitapları sormuştum hatta tarihimizle ilgili kitap bölümünü görmek istemiştim. Bölüme girdiğimde hayretler içinde kaldım. İngilizce ve Almanca bizi anlatan pek çok tarih kitabı var, Türk yazarlarının eserleri ise oldukça az.

            İlgili kişiyle sohbet ettiğimde, bana “Efendim, son yıllarda Türkiye yaptığı ekonomik atılımlarla öylesine gündemdeki, bize gelip yazar ismi vererek Türkiye’den kitap soruyorlar. Türk tarihi dahil ülkeniz hakkında bir çok konuda kitap aranıyor. Hatta İngilizceye çevrilmediği kanısına varıyorlar!.. Oysa o Türk yazarların, Türk dilinde yazmış olduğu tarih kitabı yok ki!..” diye yakındı. Verecek bir cevap bulamadım ve üzülerek sessizce ayrıldım oradan.

            Üniversite bitirmiş bile olsa, gazete takip etmeyen, kitap hiç okumayan o kadar çok insanımız var ki. Günlük görüşmelerim içerisinde, karşımdakine hissettirmeden sorar gibi, “Bana sevdiğin bir kitap ya da son okuyup beğendiğin bir kitap önerir misin,” derim. Cevaplar hep kaçamaktır.

            Her fırsatta çevremdekilere kitap hediye ediyorum. Lütfen sizler de, doğum günleri ve diğer özel günlerinde sevdiklerinize kitap hediye ediniz. İnsanlara okumayı benimsetmeye çaba gösteriniz. Bir diğer dileğim ise, batıda örneklerine çok rastladığımız sanatçıların, kültür ve bilim adamlarının, sporcuların, iş adamlarının, devlet yönetiminde bulmuş ya da politika dünyasında yaşayanların yaşadıklarını, anılarını, tecrübelerini yazıya dökerek kitap yapmalarıdır. Hiç olmaz sa bundan sonrası için çocuklarımıza gelecek kuşaklarımıza mutlak ve gerçek bir tarihimizi bırakabiliriz. Bu görev hepimize düşüyor.