Üvey Evlat Tarım


  • 21.06.2010

    Türkiye topraklarından yararlanma oranları daha çok iklim ve yer şekilleri özelliklerine bağlıdır. Dağlık ve engebeli arazilerin çokluğunu, coğrafi konumu gereği olarak da, bölgelere göre iklim farklılıklarını düşündüğümüzde, tarım arazilerinin dağınık ve küçük olması kaçınılmazdır. Bu nedenle de, tarım faaliyetleri daha çok küçük işletmeler düzeyinde gerçekleşmektedir. Buna rağmen, Türkiye nüfusunun yarısı tarım ile geçinmektedir.

    Anadolu insanın yüz yıllar boyu, en önemli uğraşı ve geçim kaynağı olan tarım, Cumhuriyet’in kurulmasından 1980’li yıllara kadar da, ülke insanını yeterince beslemiş, ithalata gerek duyulmamış ve ekonominin lokomotifi olmuştur. 80’lerden başlayarak, serbest piyasa ekonomi modellleri, dışa bağımlı libaralleşme sonucu inşaat, hizmet ve sanayi alanlarında gelişmeler kaydedilirken, tarım ürünleri bakımından kendi kendine yeten iki, üç ülkeden biri olan Türkiye’de tarım ihmal edilmiş ve gerilemeye başlamıştır. Oysa tarım sektörü, ülke ekonomisinin güçlenmesi ve işsizlik sorununun çözümü açısından fevkalade önemlidir. Ayrıca gelişmişlik düzeyini de yükseltir. 

    Hiç bir siyasi ve ekonomik gücün, uluslararası kuruluşun etkisinde kalmadan, ülkemiz tamamen bağımsız bir yaklaşımla, tarıma eski önemini, hatta daha fazlasını vermelidir. Tarım politikasında, IMF’in, Dünya Bankası’nın, ülke ekonomisine yararlı olmayan kararları benimsenmemelidir.

    Bu ülke, her şeye rağmen hala tarım ülkesidir. Ulusal gelirin dörtte birini sağlar. İhracatta önemli payı vardır. Sanayimizin büyük bölümü tarıma bağımlıdır. Bu nedenle destekler, özelleştirmeler, kredi faizleri çiftçimizin tarımda geleceğini göz önünde bulundurularak yapılanmalı, tarım ikinci, üçüncü planda bırakılarak, üvey evlat muamelesi görmemelidir. Oysaki biz insanımızı, köylümüzü adeta, “Sakın tarım yapma!” edası ile bu meslekten soğuttuk. Konya Ovası’nın yarısı yüzölçümüne sahip ülkeler, tarımdan yılda 50 Milyar Dolar kazanırken, ülkemizin dışa bağımlı hale gelmesi kabul edilemez. Ne yazıkki bu acı bir gerçeğimizdir. 

    Şöyle bir çevremize baktığımızda, bazı komşu ülkeler toprak bulamıyor. Bazıları çöl topraklarını tarıma elverişli hale getirmek için milyarlarca dolar harcıyor. 

    Biz ne yapıyoruz? 

    Maalesef izlenen yanlış politikalar sonucu Anadolu, binlerce yılın bereketli toprağı çölleşmekte. Yapısı gereği topraklarımızı, daha doğrusu tarımımızı etkileyen faktörlerin toprağın bakımı, islahı, sulama, gübreleme, tohum islahı, makineleşme ve pazarlama olduğunu iyi bilmeliyiz. Önlemlerimizi de ona göre almak zorundayız. “Geleceğimiz güçlü bir tarım ekonomisine bağlıdır,” diyebilmemiz için, bu faktörleri en yararlı şekilde kullanmalıyız. 

    Modern tarım, ekolojik tarım anlayışı bir ülkenin ekonomisini, geleceğini tayin eder, insanımıza iş alanı açar, besler ve giydirir. Unutulmamalıdır ki, dededen kalan metotları aşmış, bilimsel bir anlayışla uygulandığı taktirde, tarım işcisinden toprak sahibine, sanaciyiden ihracatçıya ekonomik güç kazandıracak, ülke ekonomisine de nefes aldıracaktır. 

    O halde, vakit kaybetmeden, sulamanın yaygınlaştırılması ve çoğalması için baraj sayısını arttırmamız şarttır. Suni gübre kullanımı dışarıya bağlı olduğundan maliyeti yüksektir. Bu nedenle, yerli üretimi arttırmak yanında, doğal gübrenin de artık yakacak olarak kullanılmasına son verilmesi sağlanmalıdır. Tohum islahı, ürün kalitesini arttırmak için şarttır. Coğrafi ve doğal yapı gereği, ekonomik nedenlerle de makinalaşma yeterince gelişememiştir. Oysaki, ürünün zamanında ekilmesi ve hasat edilmesi için makineleşmek gereklidir. Bütün bu önlemlerin yanı sıra, çiftçi elde ettiği ürününü zarar etmeden satabilmelidir. Burada destekleme alımlarının önemi bir kere daha ortaya çıkar. 

    Her ne kadar ülkemizden söz ediyorsam da, dünyada tarım da bir takım tehlikelerle karşı karşıyadır. Doğal kaynaklar, bilinçli ve planlı kullanılmadığından, tarım uygulamaları yer altı rezervlerini tüketmekte, büyük oranlarda humus yok olmaktadır. Humus, toprağı en verimli kılan bitki, hayvan ve insan fosilleri birikimidir. Tarım kaynakları hızla azalmaktadır. Dünya tarımcılığı bu gün için, dört büyük sorunla mücadele etmek zorundadır. Hızla artan küresel gıda talebini karşılamak. Tarım kaynaklarının bozulmamasına ve aşırı tüketilmemesine büyük özen göstermek. Hızla azalan temiz su kaynaklarını bilinçle kullanmak. Kimyasal gübre kullanımında, ekolojik sistemi korumak. 

    Bütün bu mücadele yöntemleri yanında, aşırı nüfus artışını önlemek çok daha da önemlidir. Artan nüfus nedeniyle, beslenme imkanlarını sağlamak adına toprak, su, hava başta olmak üzere, doğal kaynaklar aşırı miktarda tüketilmekte ve kirlenmektedir. 

    Tekrar Türkiye’ye dönersek, günümüzde “İyi Tarım Uygulamaları” adı altında, tarımsal üretimin çevre, insan ve hayvan sağlığına zarar vermeyecek şekilde, kontrollu yapıldığı bir işlemler zinciri var. Bu çok olumlu bir gelişmedir. İyi Tarım Uygulamaları (İTU) Sistemi çevreyi, toprağı, ürünü, hayvanı ve tüketici sağlığını koruyan bir uygulama olduğu gibi, halkımızın da sağlıklı yaşam ve sağlıklı tüketim bilincinin geliştirilmesinde önemli rol oynamaktadır. 

    Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’ndan çalışma yetkisi alan sertifikasyon kuruluşları, üretimden tüketime kadar uygulanan işlemlerin kriterlere uygunluğunu kontrol etmekte, üretim sürecini kontrol altında tutmaktadırlar. Kısaca üretici ve ürün sıkı bir takip ve denetim altındadır. Bu uygulamanın amacı ve sonucu, halkımızın daha sağlıklı beslenmesini sağlamak, ihracatı da desteklemektir. Ekonomiktir ve ekolojiktir. 

    Ülke içinde çıktığım seyahatlerde çiftçilerle, köylülerle, halkla yaptığım temsalardan ve gözlemlerimden vardığım sonuç; tarım konusunda deneyimli çiftçiler ve tarım çalışanları, genç uzmanlar ile usta – çırak ilişkisinde bir araya getirilmelidirler. Birbirlerinin teorik ve deneysel tecrübelerinden yararlanmalıdırlar. Tarım sektöründe, ziraat mühendislerinin, teknisyenlerinin ve tarımla uğraşan herkesin bir an önce kahve köşelerinden kurtulmalarının çözümü bulunmalıdır. Bu insan zenginliğimizden yararlanmak zorundayız. 

    Tarım üzerine düşünüyorsak, onun ayrılmaz bir parçası olan hayvancılığı da ihmal etmemeliyiz. Türkiye, hayvan varlığı bakımından hiç de küçümsenmiyecek miktarlara sahiptir. Fakat, hayvancılık politikalarının uzun vadeli olmayışı, düzenli ve istikrarlı verim artışı sağlanamayışı nedeniyle, ileri ülkelerle kıyaslanamayacak kadar geride kaldığımız bir gerçektir. Et, süt ve yumurta verimleri düşüktür. 

    Zamansız ve plansız yapılan özelleştirmelerle, hayvan üreticisi doğrudan sanayici ve toptancılarla karşı karşıya bırakılmış, bunu sonucunda da, onların belirlediği fiyatlara rıza göstermek zorunda kalmışlardır. Bu gelişmeler sonucu pek çok hayvan yetiştiricisi bu işi bırakarak kentlere göç ettiler. Böylece zaten istikrarlı olmayan hayvancılık, sayı bakımından da büyük kayıplara uğradı. 

    Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın bu konudaki raporu, sektörün karşı karşıya olduğu sorunları, hastalık nedeniyle oluşan ekonomik kayıplar, hastalıklarla mücadele için bütçeden ayrılan ödeneğin azlığı, işletmelerin küçük ve dağınık olması, kayıtdışılık, veteriner ve hekim kadrolarındaki eksiklik, pazarlama organizasyonu yetersizliği ve yem fiyatlarının yüksek olması olarak sıralıyor. Her şeye rağmen son yıllarda, devletin ve hükümetin hayvancılığa verdiği desteğin, bugün için olmasa bile, ilerisi adına umut olacağı kanısındayım. Bundan sonrası için de, hayvan soylarının iyileştirilmesi, mera hayvancılığı yerine ahır hayvancılığının geliştirilmesi, otlakların korunması, erken kesimin önlenmesi ve ucuz yem üretiminin arttırılması ile beslenme ve ihracat olarak gerekli ilerlemeyi göstereceğine inanıyorum. 

    Yalnız, bu kolay bir iş değildir. Uygulamak için, önce toprağı ve hayvanı, tarımı ve hayvancılığı köylümüze sevdirmek gerekir. Devletin de destek olması gerekir. Nüfus artışına parelel, gıda temini imkanlarımız neredeyse tükeniyor ve dışa bağımlılığımız aynı oranda artıyor. Maalesef tarım ve hayvancılık politikamızın durma noktasına geldiğini hepimiz görüyoruz. Bu nedenle zaman kaybetmeden, koşar adım, beş ve on yıllık plan ve uygulamalarla, sektörü en azından “Kendimize yeter” düzeye getirmemiz şarttır. 

    Makro düzeyde baktığımızda ise, tarım ve ona bağlı olarak hayvancılık sektörümüzde, gelecek yıllar için, değişmez bir “Master Plan” düzeyinde, ülkemizin tarım, mera, göl, kuş besi alanları ve su kaynakları disipline edilmelidir. Bu plan ve programlar halkımıza anlatılmalıdır. Anlayarak benimserse, ülke çapındaki uygulamalarda başarı oranı çok yüksek olacaktır. Tarıma verilecek planlı destek, ülke ekonomisine, insan sağlığına, doğamızın geleceğine büyük artı değerler kazandıracaktır.